8 Mayıs 2014 Perşembe

Issız Ada

   Bu adaya nerden düştüm bilmiyorum. Tek hatırladığım, bir çift yaşlı kadın elinin beni sudan çıkarıp kıyı boyunca sürüklediği. Artık o kıyıda değilim; yaşlı kadın bunca ay beni koruyup kolladıktan ve adada nasıl hayatta kalacağımı öğrettikten sonra öldüğünden beri, adanın birlikte yaşadığımız tarafına geçmiyorum. Şimdi bulunduğum taraf dalgalardan dolayı daha gürültülü, kışları biraz daha soğuk, ancak yaşlı kadından izler taşımadığı için alt edilmesi daha basit. Artık hayatımda hüzne yer yok; cevizler ve otlarla profesyonelce bir ilişki, balıkların efendiliği statüsüne yaklaşılmış bir kariyer ve akşamların ateş sefasına eşlik eden ufak beyinli böcek dostlarım, bedenimin dörtte üçünü oluşturuyor.

   Ağaç kovuklarını oyarak nesneler yapmak ve deniz canlılarının içini yararak incelemelerde bulunmak dışında bir eğlencesi olmayan basit bir fani olduğum düşünülürse, hayatımdan mutlu olduğum söylenemez ve buradan kurtulmaya çalışmadım da değil; ancak kim olduğunu hatırlamayan, ne için yaşadığını daha önce keşfettiyse de artık bilmeyen biri için bu günden güne daha çok sıkıntı veren adadan kurtulup kurtulmamanın da bir anlamı kalmıyor. Ben, yaşlı kadının hitabıyla Atta, güç bela hayalimde canlandırabildiğim hayata kavuşabilsem de beni orada bekleyen bir ben olmayacak. Adadaki kültüründen asla sıyrılamayacak olan Atta, bin bir kılçığın karıştığı bir girdabın içinde oradan oraya sürüklenip duracak.

   Önceleri böyle umutsuz değildim elbet; eldeki yarım yamalak imkanlarla kendime bir sal yapmaya, salın henüz kıyı dalgalarının huzuruna serilir serilmez başarısızlığa uğramasıyla daha ustaca kotarılmış ufak bir sandal yapmaya çalıştım. Sandalımın sağlamlığına pek güvenemesem de, yaşlı kadının beni bırakıp gitmesi ve ağaç dallarını gitgide daha sert uçuşturmaya başlayan rüzgarın tek başıma hazırlanmaktan çılgınca korktuğum kışı çağırması ile kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek denize açıldım. Fakat başta akıbetinden dayanaksız bir umut duyduğum yol, gücümü tüketmek ve aklımı zorlamaktan başka bir etkide bulunmuyordu; her gün onlarca saat çalışarak ortaya koyduğum çaba, yalnızca kalabalık dalgaların umursamaz darbeleri ve zaman zaman beliriveren şimşeklerin azarlarıyla karşılanıyordu. Buna diler yılgınlık, diler tembellik deyin; nihayetinde elime tatminkar birkaç kırıntının dahi geçeceği şüpheli bir ilerleme, bana hakiki bir ilerleme gibi görünmedi. Kendini ağlarken bulan ağır adımlarla adaya geri döndüm ve her yanına yosunlar vurmuş bu kıyıyla yetindim.

   Kendine ulaşamadan ölecek biri olarak biliyorum ki, başka bir hayata sahip olmam da asla mümkün olmayacak.

Hiç yorum yok: