16 Haziran 2014 Pazartesi

Şimdi ve Burada - 1

Bu sahili kışın daha çok severim; tenha çimler, grilikte buluşmuş kum-deniz-hava sıkı dostları ve sakince poposunu denize oturtmuş martılar. Etrafımdaki, beni buraya sürükleyebilecek her bir değişilmez aile ferdi ise sahilini yaz kıyafetiyle görmeyi tercih eder –yaz kıyafeti; utanç verici-. Sapa bir hastanede kırışık göz kapaklarıyla karşılaştığımdan beri, kendime yabancılığımdan kaynaklı bir samimiyet şüphesi duyduğum, benden on dört yaş ufak kardeşimle fallik döneminde yakın ilişki kurabilmem için sahip olduğum son şanstı bu; kumsal boyu onlarca defa ay çizen kırık dökük banklardan, doğuya göre soldan yedinci ve sekizinci dalga kıranı karşısına alanının neredeyse tam ortasında biçimsizce oturmuş, yanımdaki sonradan kavruklaşmış tenli ve kır saçlı adamın dik bakışlarını söze çevirmesini bekliyordum. Kardeşim mavi bluzunun verdiği hava ile, kıyıda duran sandallara müthiş bir cesaretle koşturup duruyor ve elinde yarım yamalak ısırıklarla çılgına çevrilmiş çeyrek ekmek yapımı sandviçle peşinde dolanıp duran babamı meşguliyetle görmezden geliyordu. Egeli ince kaslarını gözüme sokarcasına bacak bacak üstüne atmış, güneş gözlüklerinin ardından suratıma Yeni Harman dumanını üfleyip duran adam nihayet konuştu ve ardında bıraktığı biraların kanını yerde bırakmadan konuştu; “Hiç âşık oldun mu?”

Henüz, yirmi dördüncü senemin ilk kısımlarını endişeyle geçirmekte olduğumu hatırlatırım, herhangi bir soruya ki bu sorunun kişisel bir soru olup olmaması tek bir virgülü dahi etkileyemez, dudaklarını kararlılıkla kilitlemiş bir yanıt verdiğim olmadı. Sıkkın ve meşgul insanların doluştuğu bir devlet dairesinde, adımı dahi kendimden emin bir şekilde sarf edemem, ve sıkkın ve meşgul insanların doluştuğu bir mekandan bağımsız olarak, sizlerin de bu konuda tereddütler yaşadığınızdan adım gibi eminim –çünkü şu an yazıyorum; ve yazarken, adımın Yiğit olduğundan emin olmak benim için biraz daha kolay. Fakat lütfen, beni gördüğünüzde, benim sahiden de orada olmayacağımı artık anlayın. Bunu anlamanız için çok uğraştım. Sorunun yanıtına gelelim:  Âşık olmak, mevzubahis bir şapka takıyorsa, senin benim emin olabileceğimiz bir mesele değil; kendinden bir kırkayakmış gibi determinist söz eden her herif aslında bilir ki, duygu durumların açıklamaları kendilerinden kaçınırlar –gerçeklik düşmandır. Bir gence, hepi topu on yedi yaşındaki bir pantolonluya diyelim, aşkı sormak ise işgüzarlıktır; kendinden bahsetmek istiyorsan, lütfen tereddüt etme. Benim dinlemek için düzenlendiğim varsayılıyor.

Evliydi ve eşini seviyordu; fakat ilk aşkını asla unutamıyordu. Tanıdık, değil mi? “Pekala dostum; şunu bilmeni isterim ki bunun nedeni seçtiğin nesne değil, senin ölümüne dair duyduğun karşı konulamaz ve aklın almayı reddettiği korku; bir ilk aşk yoktur ki eşin üzerine bahsi yapılmasın ve bir akşamüstü bir parkta aniden fark edilmesin ki aslında tam olarak ilk aşk değil, ustalıkla elekten geçirilmiş bir hoşlaşma, tüm yavanlığıyla kuvvetli ve kendinden emin  korkularına gardiyanlık ediyor.” Bu, benim ilkokuldaki, dışadönüklüğünü özgüvenine yatak etmiş ahmak mekân-arkadaşlarımın kuracağı bir cümle. “Bütün bu allahın belası tahlilleri ve yapış yapış şeyleri istemiyoruz.” Benimle burada, neden olduklarını umursamaz bir tesadüfün alaycı bakışları altında oturmuş konuşan adam, seneler sonra ilk gençlik aşkına yeniden rastlamıştı. Kadın tıpkı kendisi gibi sebat etmiş ve evlenmişti ancak hâlâ, bu sahildeki süzülüşlerinin taşıdığı sıskalığı zimmetinde koruyordu. Yalnızca birkaç tutuk ifade kullanabilmişlerdi birbirlerine karşı, o bana öyle anlatmış olmasa da. “At kuyruğu saçları hâlâ tüm kurtuluş ümitlerimi taşıyor ve halhallı bilekleri hâlâ içimde kıvılcımlar yakıyordu.” Neden vazgeçtin, diye sordum. Gençler yanıtı tecrübeyle gelen soruları bilinçsizce sorar ve verilen dolaylı yanıtları asla dinlemezler. Bunu onaylarcasına sakince güldü ve yüzünü, kardeşimin peşinde koşturan babama döndü. “Bazı saçmalıkları anlamaya çalışmanın alemi yok. Sen anladığını zannetsen de o kendi kafasına göre takılır.”

Bu tipik yalnızın anlattığı şeyler uzun süre umrumda olmamıştı ve neler anlattığını da tüm inceliğiyle size aktarmak gibi bir niyetim yok –bu bir yazar-olmaya-çalışan için apaçık bir uyanıklık olurdu-.  Sadece şunu bilmenizi isterim ki, adam her birimiz gibiydi; önce kararlı, asil; sonra kırılgan ve alkolik. Sevdiği ve neden sevdiği tanrıların insafsız hesap defterlerinde değerli.  Biz hissediyoruz, o, akıl hastanesini bir kot eteğin panik dolu hücumuyla boylamadı. Ölüm ve yaşamın işbirliği kendini böyle dışa vuruyordu.

Kendini kendine anlatıyordu ve ben sadece terli bir ergendim. Aşık olduğunu düşünmüş, âşık olmuş, kendini bir sahilde sunmak üzere geleceğe saklamış bir bedendim. Sorsan, altına ne giydiğini hatırlamazdı: Böyle zırvaların günü çoktan geçmişti. Yeni Harman, Tuborg ve Yeşilköy sahili, şimdi ve buradaydı.   Kimse onları yenemezdi ve kimse de onların dostluğunu ciddiye almazdı. Nihayetinde benim varlığımın geçerliliğini içtenlikle kabul etmeye çalıştığı tek bir an vardı ve o anda şunu söylemeye çalıştı: “Sakın ilk aşkını kaybetme.”

Bu dünyadan olmayan çığlıklar atan, denizsever bluzu yarısına kadar denize batmış kardeşimi boşvermiş bakışlarla bize yaklaşan babam, yanımdaki dostunun omzuna vurup iç çekti: “Bu saçmalıklarla uğraşamayacağım artık ya!”

Hiç yorum yok: