18 Haziran 2014 Çarşamba

Şimdi ve Burada - 2

Neredeyse bir hafta oluyordu ve damağımdaki, yemek borumdaki, midemdeki, zihnimdeki, topuğumdaki yapışkan his, kitapçıların olduğu üst geçidin deniz tarafına her adım atışıma musallat olmaktan vazgeçmemişti. Yeteri kadar şartlandığımda kendimi ne biçimlere soktuğum konusunda tanrıların beni aydınlatmasına ihtiyacım yok, tutarlılığım ve özgüvenim benimle oyun oynama rekabetinde bir arenada her daim büyük paralar kazanacak kadar sivri dişli olmuşlardır; ancak henüz varlık nedenine dahi en ufak bir hakimiyet dayatamadığım bu hissin benim kendimi kandırma denemelerimden biri olduğunu düşünmek fazla bilmiş bir kararlılık olurdu, hele ki tohum üretmeye yeni yeni adım atmakta olan bir çocuğa dayatılan bu baştan sona sarsak düzeneğin herhangi bir arzu bahşedilişine en ufak bir tuz tanesi katma yeteneği olmadığı da düşünülürse. Haftanın dört günü Yeşilköy’den Bakırköy’e, sakinliğimin dünyasından adım atma mecburiyetinin yıldızına, akıbeti umursamaz konsantrasyonumun birkaç saatlik keyfine bakacak bir lise giriş sınavına hazırlanmak için koştura koştura gidiyordum ve topuğumdan vurulduğumda, Afacan Çocuk sohbet odasındaki anlık bir sanal heyecan ve hasbelkader yanına oturtulduğum ortaokul prensesi dışında, yalnızca solmuş fotoğraflardan hatırladığım ve henüz dört yaşındayken kucağına oturduğum pembe hırkalı Hereke güzeli sayılmazsa, bir kez dahi cinsel heyecanın kuvvetini fark edebileceğim bir dişiyle yakınlaşmamış olacaktım.

Başlarda, birkaç külüstür arabanın park ettiği, diş hekimleri ve avukatların mesken tuttuğu mahalleden çıkar çıkmaz bu hissi damağımdan biraz olsun atmış olurdum fakat artık his Bakırköy’ün her yanındaydı; meydandan inen sefil alışverişçileri yararak balıkçıların yanından geçtiğimde de, ne-alırsan-bir-milyonculara göz ucuyla bakıp plastik kokusundan hamur kokusuna geçerek nihayetinde soğuk sınıfıma vardığımda bu fırın kokusuyla birlikteliğimi hâlâ sürdürüyor olduğumda da his, kıskanç bir ömüryiyen gibi yanıbaşımda dikiliyordu. Önündeki senelere kandırılmış bir umutla bakan ve henüz formu düşmemiş gözlerinin verdiği moralle Genç Beyin okuyan on yedi androide on sekizinci olabileceğim düşünülmüş ve bunu başaramadığım takdirde, mükemmelleşmeyi başaramamış kellemin koparılacağı söylenmişti. Elbette bu tembel cümlenin içerdiği her bir ifadenin dramatikleşme merakının ardına sığınarak zayıf bir okullu mağduriyetinden çuf çuflamayı deneyebilirdim ancak burada sahiden o sıkışık ve nedensizce beyaz önlüklü dersaneyi de hesabına katmış tuhaf bir topuk meselesi var; lütfen, birbirini izleyen kendini bilmez sıfatların ukala pazarlamalarını bir ara sıcaktan öte görmeyiniz. Seni biliyorum ve sen de bildiğimi biliyorsun ki tanıdık okur, böyle çaba kaçınırı okur reflekslerini ön göremeyecek kadar kendime yabancı değilim.

His: Tren istasyonunun biraz gerisinden geçen üst geçidi geride bıraktığım o okumuş adam sokağında, nereden ne zaman çıkacağını öngöremediğim ufak ve kara bir surat topuğuma kurşunu salacak diye, her seferinde çılgınca başımı sağa sola çevirerek, henüz birbirlerini artık görmemeye karar vermemiş olan ana babamın sevişme ihtimalleri olan her gecede beni zorla odama attıklarında öcülere karşı bir savunma yöntemi olarak yaptığım gibi, görebileceğim her bir toz tanesini algılarımın önünde tutarak sokağı bir an evvel kat etmeye çalışırdım. Kuru bir ağız ve değersiz bir kıkırdak, terk edilmiş bir ilik tadı; ne koku ne ağrı, ağza uğramayan bir tat bu. Topuğumdan vurulacağım, o gürültülü vücut kısmında ne teferruat varsa parçalanacak ve bu tat zihnimden nihayet yavaş yavaş silinmeye başlayacak.

Aslında en çok karnımdan bıçaklanmaktan korkardım fakat korkular siz onları dışa vurmadığınız sürece, sureti belirsiz düşmanlarınız tarafından da bilinmez oluyor. Henüz ortaokula geçmeden, test şıklarına sabırsız ve terli şutlar çektiğim ve bundan daha yoğun olarak kurşun kalem darbelerinin kale çizgimi geçmesine engel olmaya çabaladığım kısa senelere girmeden, üzerimde dar beyaz fanilalarım varken öldürüleceğimi düşünürdüm. O yaşta bir çocuğun yüksek bir paranoya iradesiyle beyaz fanilalarını tedavülden kaldırabileceğini düşünmek zor; muhtemelen fanilalar artık bana ufak gelmeye, anlamsız göğüslerimi iyice belirgin kılmaya başlamışlardı ve yerlerini siyah adaşlarına bıraktılar. Ama biliyorum ki asla unutmamalıyım; yeniden beyaz fanila giyecek olursam, ki çocukluk günlerimde elinde palyaço resimli kupasıyla çay içip bir şeyler okuyan amcamın gündelik kıyafetidir bu, zaten artık geçmişe takılı kalmaktan başka bir işlerliği olmayan arızalı varlığıma her an veda edebilirim.

Size klasik bir şeyler vermeyi denemekten, ufak çabalar  ve yüksek tatmin arayışı göstermiş olsam da, ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Aradığınız buysa ve şimdiye dek satırlarımdan ayrılmadıysanız ya bilinçsiz bir okursunuz, ya da beni farkında olmadığım kadar çok seviyorsunuz. Geri kalanlar için nihayet şaşırtıcı değil: Bu kemiksi hissin nasıl kaybolduğunu, ne zaman kaybolduğunu, bir daha geri dönmeyi düşünüp düşünmediğini ve buna benzer bütün şımarık soruların cevabını bilmiyorum; şundan eminim ki, on sekizinci android olmayı beceremediğim ve kafam koparıldığı için memnundum ve bu orta sınıf önlüklülerinin gülünç zırvalarıyla daha fazla uğraşmayacağım için biraz olsun rahatlamıştım. Birkaç kısa adım için.

Hiç yorum yok: