4 Eylül 2014 Perşembe

Şimdi ve Burada - 4

Her şey bitip tükendiğinde hâlâ oradaydık. Oradayız. Biten bir hikayenin acı dolu –sahiden, abartılı olmadan, etkilemeye çalışmadan, kıçı kırık bir radyo oyununun beceriksiz metnine bulaşmadan, acı dolu- satır aralarında fink atıp duruyoruz. Küfretmek mastürbasyondur.

Geceler daha taze ve yıldızlar daha parlaktı. Çimenler hâlâ kokabiliyor, denizin kendini bilen dalgaları hâlâ sesini insanlara duyurmaktan çekinmiyordu. Bu boktan ifadeler, henüz olgunlaşmaya çabalayacak kadar tükenmemişlerdi. Çimler burada, biz üstünde, yıldızlar tepede, deniz orada. Genç bir erkek ve genç bir kız bunlarla buluştuğunda, ifadeler kendini yalnızca onları uzaktan izleyenlere yanaşabilir.

İnanmak ulaşmaya yaramaz ancak ulaşmak için inanmak gerekir; böyle demişti kalın çerçeveli on binlerce dede, onunkisi içlerinde. Bir yerlerde yıllara yayılan aptal bir sevdası olduğunu kafası karışık yürüyüşünden anlamak mümkündü ancak yazın ortasında buna aldırış edecek kadar yavşak olmak hiçbir şehirlinin zavallı yaşamına hafif gelmezdi. Hem, şunun şurasında on üç on dört yaşlarındaydık ve yıldızların altındaki ucube şezlonglarda uzanıvermiştik. “Sen hiç âşık oldun mu?” İnsan heyecanlanınca böyle aptalca sorular soruyor işte.

Size bu kadar eziyet etmenin alemi yok. Satırlara en azından hızlıca göz gezdirdiğinizi umuyor olsam da bu konuda kendime çoğu denememde pek iyilik yapmaya çalıştığım söylenemez; ancak sizleri de böyle uzak diyarlara itelemek artık pek içime sinmiyor. Bundan her daim keyif aldım, kendim için yazıyormuş gibi cümleleri karıştırıp durdum, kapılarımı kapatırken mahalle sakinlerine karşı hassasiyet göstermedim. Çoğu zaman kendimi kandırdım. Sonra, kafam durmaya başladı. Zaten pek de hâlim kalmadı. Kafamın basmadığı şeyleri, hâtta bastığı şeyleri dahi, çocuklarıma dayatamam.

Ortaokul yıllarındaki iç gıdıklanmaları insanın aklında hep bambaşka kalıyor. Lise yıllarındakiler daha başka; onların hesabı birazcık, azıcık ucundan, daha uzun. İnsan on üç yaşında olunca şapşal göz dikmelerden kaçınmıyor.

Sahil kenarı. Plaj değil; Ortadoğu çimleri üzerine konulmuş, kıçı kırık iki plastik; gökte ahmakların deprem habercisi bir yıldız ve hemen üzerinde şaşkın bir Ay Dede suratı. Yosun kokuyor mu? Bunu umursamayacak kadar sarhoşuz. Sen hiç âşık oldun mu? Olmadım, ama elimi tut.

Beni aslında o kadar beğenmiyorsun ki, hava öyle güzel; elimi tutuyor, tüyleri daha yeni yeni çıkmış körpe bacaklarını bacaklarıma kısaca değdiriyor, güzelim dudaklarını tenime gözlerin kapalı yaklaştırıyorsun. Beni aslında o kadar beğenmiyorsun ve hava öyle güzel ki, bu yaz hiç bitmeyecek. Çünkü biz zaten buradan kalkıp gitmeyeceğiz. Zaman geçecek ve biz buracıkta yatıp kalacağız. Zihnimizden bir şey gelmiyor.

Biraz ısınmak için kimseciklerin olmadığı eve girdik ve sen eski püskü bir kanepeye uzanıverdin. Tüm vücudun oracıktaydı, ben felaket utanıyordum. Hiç bu kadar güzel bir burun görmemiştim; yoksa burun o kadar da yanlış tasarlanmış bir parça değil miydi? Ben ne yapacağımı bilemedim, sense daha ne düşündüğünü bilmiyordun. Sırtıma tokadı geçiriverdin.

Yürüyüşe çıktığımızda hiçliğe doğru ilerliyorduk. Konuşuyorduk fakat söylemeye çalıştığımız, asla söyleyemediğimiz şeylerin kendine inancı yoktu; tenlerimiz buluşmuştu ve daha o yaşta, o anki tek gerçeğin bu olduğunu biliyorduk. Sonraları tekrar görüşünce, bunu tamamen unutacaktık -ama önemli değil; zaten artık kimse ilgilenmiyor böyle klişe zırvalarla.

Onun ne kadar güzel olduğunu uzun ve erekte ifadelerle tasvir etmeme gerek yok; ne de olsa onu hepiniz tanıyorsunuz. Size eziyet etmeyeceğimi söyledim. Şu var ki, sizin kim olduğunuzu bilmiyorum. Ben sadece, sahilde uyuduğumuz o geceye geri dönmek istemiştim. Meğer, zaten hiç yerimden kıpırdamamışım.

Bakın. O geceye geri dönmemiz gerekiyor.

Hiç yorum yok: