13 Ekim 2014 Pazartesi

İlham Perisi

   Klitorisi, sanki ömründe yiyebileceği son minik kestane şekerine veda edermiş gibi yaladı; gözlerini açmıyor, nefes almıyor ve dilinin üzerinde biriken salyalarından büyük bir keyif duyuyordu. Yarına kucak açması gerekmeyen bir köpek gibi soluksuzca bu basit görevi yerine getirmek onun için bir hayal gibiydi. Yukarıda sakince inleyip duran yüzü unutulmuş kadına, kendinden dahi sakındığı yarım bir bakış attı ve dilini kasmaya devam etti.

   Yaşamı mutsuzluklardan ibaret bir resmiyet geçidiydi. Öyle ki, ilk gençlik yıllarında da olsa ödül kazanmış bir fotoğrafçı olarak artık kendini kalıpların ötesinde ifade edebildiğini aklına dahi getiremiyordu; serseri imgelerin tesadüfen bir araya getirdiği sıfat tamlamalarından ibaretti varlığını göstermeye çalışan beceriksiz duyguları. En iyi yıllarını, belki de kaldırabileceğinden fazla yaşama doğrudan veya sinsi bakışları yoluyla girip çıktığı için, zavallı insan havuzlarında sigaraya gömmüş ve hayatının göbeğine bağlı halatları elinden kaçırıp düşmüştü. Ona ne iş yaptığını, ne kadar kazandığını, kendine doğru düzgün bir yaşam edinmeyi ne zaman düşüneceğini sorup duruyorlardı ancak o bu sorulara inandırıcı yanıtlar vermeyi çoktan bırakmıştı. Doğru söylemek bir yana, kendini geçim sağlamakla oyalayamayacağını kifayetsiz duygu-destekçilerine açıklamaya kuvveti kalmamıştı ve herkesin asgari bir çabayla ulaştığı o kuvvetin nereden çıkıp geldiğini de bir türlü bulamıyordu. Kaybolmuştu, ve kayboldum diyemeyecek kadar kendinden uzağa yuvarlanmıştı.

   Varsa bir yolunu bulabilmek için oyalanıp dururken en azından olmaz olası akrabaların özeleştiri bilmez dilleriyle boğuşmamak için girdiği sömürgen iş dönüşünde artık sona yaklaştığını hissediyordu; istikamet yuvalar da olsa ısrarla koşturmayı sürdüren bir akşamüstü, uzun zamandır ilk defa böyle yoğun bir duygu ile, kendini beğenmiş bir önsezi ile sarmalanmıştı. Evine gittiğinde nesnelerle kavga edeceğini ve tüm huzurunun süratli bir balon gibi kaçacağını düşündü ve kapıyı açan anahtarla dahi uğraşamayacak kadar yorulmak üzere bir şeyler içmeye gitti.

   Anları ölümsüzleştiren bir içe kapanık olarak basit eylemler onun için her zaman sözcüklerden üstün olmuşlardı ve pençesine düştüğü şu nemli  uyuşuklukta sıradışı bir yönteme kalkışarak sözden medet ummaya da itkisi yoktu. Kulaklarına sönmek bilmez konuşmalar dolup duruyordu; hasbelkader seçtiği kalabalık mekânın yalnız olmaya kalkışamayan vefasız müdavimleri bir an olsun sessiz kalamayacak kadar kendilerine tahammülsüzlerdi. Kan dolaşımını hissedebilecek kadar maddeye bulandıktan sonra evine gitmeye karar verdi.

   Ellerini ceplerine atmış bomboş yürürken nihayet sırıtabildiğini fark etti. Maddiyat önemlidir, demişti babası; sonunda ona hak verdi. Herkesin en azından bir defalığına kaybettiği vurdumduymaz şehrinde, artık kimsenin kendi kendine sırıtan birinin deli olduğunu düşünmeyeceğini bilmenin verdiği etkileşim sevmez rahatlıkla metro merdivenlerinin tadını çıkardı ve önünde bulduğu ilk vagona atlayıp kapı dibinde dikilmeye başladı. Yolu uzun sayılmazdı, bu yüzden kendini diğer yolculardan farklı görüyor ve onları apayrı yolların esirleriyle karşılaşmış gibi inceliyordu. Hemen yanıbaşında oturmuş, ayaklarını hafifçe birbirlerine döndürmüş, kendisinin seneler evvel okuduğu muhteşem bir kitabı sevgiyle okuyan yeşil gözlü, güzel ağızlı kıza takılıp kaldı. Tükürük bezleri uyandı. Ona, seveceği bir şeyler verebileceğini düşündü.

   Nefes alıp verdi, önüne baktı. Eve yürürken, yazacağı öykünün hissiyatına çoktan ulaşmıştı bile.

Hiç yorum yok: