16 Aralık 2014 Salı

Kendi Öykümü Kendim Yazarım

Tanıştığıma memnun oldum, kibar dağarcıklarımıza ilkokuldaki İngilizce derslerinin soktuğu bir sahtekarlık girişimidir. Kastedilenin keşfedilmesine düşman her kalıp, sahtekarlığa bir tebessüm olsun yakın.

Kendine kurban ifadelerle onu bulandırmayalım. Bu, onun kapanışı. Uzun ve güzel bir hikâyenin beceriksizce yazılmış son sayfası.

Şunu söylemeliyim ki arkadaş canlısı bir adam değilim. Zavallı bir aitliğe yalnızca evim sessizken veya olmaz olası gururum mukavva silahların saldırısı altındayken ihtiyaç duydum ancak kulaklarımı doldurmuş birkaç kıçı kırık nota dahi bu acınasılığı ötelememe yetti; ama insan bu birkaç cümle kadar kendine hakim olduğunu sanamayacak güçsüzlüktedir. Tavırlar, öfkeler ve yansıtışlar, güçsüzlüğün dışavurumundan bir adım geride olsa da, ondan uzakta değil.

Titrekliği senelere yayılmış tutarsız bir ilişki serüveninin er ya da geç yaşam ünitelerine ihtiyaç duymaya başlayacağı yıldızlarda yazıyordu. Henüz kendini dahi tanıyamamış kafası karışıkların ister istemez düştüğü sahtelikler, abartılı yanlarına rağmen sevgilimi körpeliğinin her anında cezbetmişti ve benim fazlasıyla mekanikleşmiş, duyuları köreltilmiş, yeri geldiğinde özyıkımcı ancak her zaman tahammülsüz tutumlarım artık onun geleneksel ağlama şenlikleriyle başa çıkamaz olmuştu. Haddini bilmez cinsel dokundurmalarımız, bizim için bizim yüzümüzden hayasızca paketlenmiş kadınları elbet bir gün kendi cinslerini nesne edinmeye yöneltecekti; bu çaresizce biraz duygu, sadece duygu arayan genç kadının da etrafındaki tüm aklı başında ve her birimiz gibi kaybolmuş hemcinsleri gibi, olmaz olası toplumun erklik temsilcilerinden sıyrılmış melankolik güzel dudaklara kapılıp gitmesi, onun aslında ne olduğunun hayli farkında zihin dinamiklerinin anaç kıvrımlarına dahi alaycı ve kendini beğenmiş bir gülümseme kondurmazdı.

Aradığını bulması fazla uzun sürmedi ve onun gibi tatlı bir parçanın haftalarca uyduruk flört sitelerinde dolanıp durması da beklenemezdi; düzgün cümle kurabilen ilk hatunla, üzerine titrenmiş cümlelerle bezeli, samimiyet timsali ancak sahtekarlığını kendine itiraf edemeyen bir sohbete girişti. Nerede yaşadıklarını, ne okuduklarını, sıcak şarap sevip sevmediklerini konuştular. İçlerini eriten birkaç akıl çelici sıfatın ardından kendilerine içekapanık, dudakları kuruyan ancak arzudan yanıp tutuşan bir buluşma ayarladılar. Vay anasını, kızın gözleri ne kadar güzel ve elleri ne kadar da titrekti! Kendinden daha utangaç bir kız bulmuş olmanın verdiği güvenle ilişkinin rüzgarı oldu ve birbiri ardına fazlasıyla ilgili soruları sıralamaya başladı. Partneri, ela gözlerini ondan kaçırıp duruyor ancak titrek dudaklarının beğenisini ele vermesini engelleyemiyordu.

Tereddütlü bir hayal kırıklığını çağıran çekingen hâlleri yerini âşık olmaya hazır, gıdıklama düşkünü dokunuşlara bıraktı; birbirlerine fazlasıyla değer verdiklerini göstermeye çalışıyor, akşamüstünde beraber yedikleri rüzgarın birbirlerinin üzerindeki etkisini ölçüyor ve bünyeyi sıcak tutmaya yönelik nasihatlere sığınıyorlardı. Bizimki, içinde bir yerlerde yeniden kavuştuğu tatlı ve erotik hissin kuvvetine inanamıyordu; aramızda geçen tüm konuşmalara rağmen zaman zaman beni aldatıyormuş gibi bir hisse kapılıyor, hıçkırarak ağlamaya tutuluyordu.

Ve içindeki his pek haksız sayılmazdı. Başkalarıyla, bilhassa kadınlarla birlikte olmak, onların güzel vücutlarını keşfetmek için gülümseyerek salıverdiğim biricik yaşam dostum, kıskançlık yaşamayacağımı düşündüğüm bir ilişki tarzı yerine kendine fazlasıyla içten bir sevda ilişkisi kurmaya girişmişti ve bunun farkındaydı. Kıvırcık kıza daha ikinci günden bağlanmaya başladığını, kafasının çok karışık olduğunu ve bu durumun nereye gideceğini bilmediğini söyleyerek kucağıma kapandı ve pantolonumu her zamanki gibi yoğun göz yaşlarıyla ıslattı.

Yaptığım işlerin muhtaç olduğu dayanak noktalarının dışında başkalarına ihtiyaç duymayacak kadar kendinden özgüvenli, yalnızlığıyla genellikle iyi anlaşan ve antisosyallik meyili çoğunlukla kendini çocuklukta kurduğu yastık-evlere saklayamayan bir şehir figüranı olarak, onun kendini bir başkasının güçsüz kollarına teslim etmesi beni içten içe öldürmüyordu ancak kendimi belli başlı şarkılarla geçmiş adına hüzne düşer ve yaşamımı fırlatıp attığım çukurun özensizliğine üzülürken buluyordum. O bana her şeye rağmen mutluluğunu anlattı ve ben onu mutlu gördüğüme yine de sevinmiştim; içimdeki kendini yalnız bırakmış yıkımcı karakteri görmezden gelerek, yeni partnerinin benim varlığımdan nasıl mutsuz olduğunu, hayal kırıklığının yüzünden okunduğunu dinledim. Hayatım boyunca yaptığım gibi, yalnızca olanları izlemeye devam ettim.

İlişkilerinin gelişimine hakim olmak, dünya ile aramı bozan kenarı atılmışlığımın onu düşündüğümde de karşıma çıkmasına tek önlemdi. Her bir adımlarını, beceriksiz sevgi fısıldaşmalarını, olağanı güldüren düşünceli yakarışlarını bir köşeden meraklı gözlerle izledim. Kızın kıvırcıklarının ne kadar zor kuruduğundan, ıslak saçla vapura binip hasta olacağına bizimkinin onu uzun süre görmemeye nasıl da katlanacağından, birbirlerine yaşattıkları sayesinde etraflarındaki insanlara nasıl gülücükler saçtıklarından bahsediyorlardı. Onunla buluşmak için olmazsa olmaz bir toplantısını ekmişti; bunu elbette, yıllanmış bir ilişki beceremezdi.

Buluşmalarıyla birlikte benim bakışım da yerle bir edilmişti; gördüklerim ve onun bana anlattıklarından ibaret dağarcığım kendine güvensiz koltuğuna gömülmüş, onların ne yaptığını merak eder olmuştu. Karakterlerime haddimi bilmezce tanıdığım özgürlük, öykülerine hakimiyetimden alıyordu kuvvetini; tanrılığını yapamayacağım hiçbir aksiyonun, ilk dokunuşunu yaptığım evrende yeri yoktu. Neler konuştuklarını, birbirlerine nasıl baktıklarını, dudaklarını ilk birleştirmelerindeki hayli çekingen ve gözü kapalı çocuksuluğu avuçlarımda tutmalı, sevgilimin yazabileceklerimin ötesine geçmesine izin vermemeliydim.

Ancak o, kendini bulmayı ve kuvvetlenmeyi öyle ya da böyle becerebilmiş bir tanrıtanımaz olarak uzun parmaklı güzel ellerini kağıdımdan dışarıya uzatıverdi ve kalemimi kırdı. Kendi öyküsünü yazmaya başlamış, senelerdir  bana ait olduğunu sandığım kağıdı görmeme artık izin vermez olmuştu. Vücudunu örttü, gözlerini açtı; hoşlandığı her kadın onun, ve tüm sevişmelerimiz ikiyüzlü olmaya zorlanmış düşmanlardı. En çok da, çatık ereksiyonlarımdan kurtulup ağzına yoğun özgürlük kremalı bir emzik sıkıştırmaktan mutluydu.

Ufak, titrek nesnelerimle birlikte dışarı atıldım. Penceresine gizlice yaklaşmaya çabalasam da, ustaca savuşturulup duruyordum. Artık o bana öyküler, ben de ona kareler veremiyordum. Onun hakkında, samimiyetine sadık ve gizlenmiş satırları örtmek üzere, yazabileceğim üç sözcük kalmıştı.

(Onları size veremeyecek kadar bana uzak artık.)

İki kare arasına sıkışmış bir andan ibaret olmayı, sanırım kabullenebilirim.

Hiç yorum yok: