3 Şubat 2015 Salı

Bana Güzelim Deme

Bugün yine yeğenimle görüştüm. Kalbi kırılmış, parası da bitmişti. Ona biraz para verdim fakat burukluğunu gidermekte pek becerikli olamadım. O da biliyor ki duygusal hedeflere nişan almakta ondan daha başarılı değilim; elimi cebime attığımda dokunduğum bozuklukların ne olduğunu parmak uçlarımla anlayabilmeyi bıraktığımdan beri, buna pek ihtiyacım olmadı. Schopenhauer, Krişnamurti ve bizim Doğan da kendine arkadaş bulamayan karamsar bir ergene pek hitap edemediğinden, kasıldım kaldım oturduğum yerde.

“Babam benden nefret eder çünkü ona kendisini aldatan karıyı hatırlatırım. Annem benden nefret eder çünkü ona eski kocasının iğrenç dölünü hatırlatırım. Nefreti iliklerimde hissetmeyi sevdiğim ve yalnızca iki bedenle doyuma ulaşamadığımdan, annemin ve babamın yeniden evlenmeleri için oldukça uğraştım. Üvey annem benden nefret ediyor çünkü ona doğru adamı seçip seçmediği konusunda daimi bir şüphecilikle musallat olan akıllı bir orospuyu hatırlatıyorum. Üvey babam benden nefret ediyor çünkü ona elde edemediği tüm kadınları pişti oynarcasına tek bir birleşmede ele geçirmiş ahmak bir adamı hatırlatıyorum.”

Bu kızın yetenekli olduğu tek bir konu varsa o da varlığından şüphe etmediği nefretleri tarif etmekti. Hasbelkader yakınlaştığı birkaç kızla gittiği pasajda denk geldiği eski fotoğraf makinesini, kızlara ilgi çekici biriymiş gibi görünmek istemese almayacak ve fotoğraf çekmekte ne kadar beceriksiz olduğunu hiçbir zaman keşfedemeyecekti belki; bu, gelecek günlere baktığında içinde kendine dair ufak bir umut kırıntısı yakalamasını sağlayabilirdi. Şimdiyse aylardır kıçı kırık bir metin yazarlığı işi arıyordu ve muhtemelen, ben de sorup soruşturup bir şekilde onun daima keyifsiz suratına tahammül edebilecek birilerini bulamazsam, yokuş üstündeki penceresiz bir ajans odasında sosyal medya uzmanı olacak ve yaşamının geri kalanını, bu gülünç uzmanlığın belli meslek grupları tarafından nasıl bir nefretle anıldığını hakkıyla anlatabilecek en muazzam cümleyi kurmaya ayıracaktı.

Kız kardeşim gerçek ruh eşini bulmaya bu kadar odaklanıp nihayetinde bir yetinme evliliği ile sütyenini asmak yerine, tek çocuğuyla daha çok ilgilenmiş olmalıydı. Böylece, yeğenimle ikide bir buluşup bu genç kızın içindeki bitmek bilmez nefreti dinlemek durumunda kalmazdım. Tim Burton yeni bir film yapmış olsa, vizyondan kalkana kadar o filme gider veya filmdeki karakterlerin anneleriyle ilişkilerinden bahsederek haftalık seansımızı dolduruverirdik ancak vizyonda, onun hayli zırlak bulacağı turuncu romantik komediler ve yine nöbete girerek terk edeceği sıkı dramalardan başka bir şey yoktu. Onunla özverili ve esaslı bir iletişime girişmek zorundaydım. Buna kendimi iteklemeliydim. Nefes al ve arkadaş bulabilmek adına yapması gerekenler üzerine belkiler fırlatan duyarlı bir beyin fırtınasına kapıl.

“Bana hayatı ne kadar sevdiğini, yaşamaktan ne kadar hoşlandığını, en aşağılığından en ruhanisine kadar bütün insanlardan ne kadar etkilendiğini, insanın işleyiş biçimine nasıl da hayran olduğunu filan anlattı. Şaka etmiyorum. Ve bütün bunları o kendine hayran yüksek sesiyle sayarken etraftaki insanları ne kadar rahatsız ettiğimiz filan da zerre umrunda değildi. Onlara bakışsız sevgilerini saçıyor ve kendisinin ne kadar üstün bir hatun olduğundan bahsedip duruyordu. İşin kötüsü, onu dinlemekten hiç de şikayetçi değildim; karşımdaki ne söylerse söylesin şu an kuşandığım kılıçlarımı ortaya çıkarmamak gibi aşağılık bir yanım vardır. Ona güzel güzel gülümsedim, akademik ancak elit olmayan tutkusunu saatlerce anlamaya çalıştım ve nihayetinde kullanılıp atılmış tüm diğer arkadaşları gibi evime yollandım.”

Allahım yarabbim, ifadelere bak. Şaka etmiyormuş. Alt tarafı çoğunlukla aptal, belki biraz şirin gülümsemeli, anlaşılan o ki tüm yaşam sevgisinin yanında sigaraya da bayılan bir arkadaşınla buluşmuşsun. Konuşma zamanım gelmişti.
“Belki de insanlarla ilişkilerinde böyle zorluk yaşamak kaderinde vardır. Yani, böyle bir zorlukla senelerce baş etmeye çalışmalı ve ardından muhteşem bir yazar olup çıkmalısın.” Kader sözcüğü için alaycı, muhteşem yazar nitelemesi için gururlu ancak çekingen, gereklilik kipleri için de bezgin bir gülümseme. Bazı sözleri cevapsız bırakabilmeye başladığına göre iletişim becerilerinde ilerleme kaydediyordur belki de. “İnsanların seni sevmesini istiyorsan neden onların sevgi dolu olmaları seni rahatsız ediyor? Bu kızla birkaç saat geçirdiysen, bu onun seni de sevdiğini gösterir hem.”
“Anlamıyorsun sevgili dayı bey. O hatun kimseyi sevemez çünkü kendini sevmekle bir hayli meşgul. Kendini sevdiği o kadar belli olmasın diye, dökeceği cümlelere farklı nesneler arıyor yalnızca. Ve ben de insanların beni sevmelerini istemiyorum; içlerindeki nefreti yalnızca benim gibi somurtkan insanlara gösterebilmekten vazgeçip yaşadıkları dünyaya da bu sahici gözleriyle bakmalarını istiyorum. Ona güzel güzel gülümsememin sebebi de buydu aslında; onda bu ışığı görüverdim. Şimdiye dek pek kimsede görmediğim bir nefretti onun içindeki, öyle bir nefret ki kendini yalnızca kendine aşk olarak dışavurabiliyor. Ortaya çıkmaktan fena hâlde korkuyor. Muhteşem bir nefret. Yoksa neden onunla buluşmamı sana anlatayım ki?”
“Senelerdir arkadaş bulmak için kendini yiyip bitirmiyor muydun sen?”
“O lisedeydi. Büyüdüm. Sen benim kaç yaşına geldiğimin farkında mısın yahu?”
“Yirmi bir. Yani, bir ayın var. O zaman, artık arkadaş bulmakla ilgilenmiyor fakat sözde arkadaşlarınla buluşmalara ses çıkarmıyorsun.”
Tadını pek sevmese de, işini kolaylaştırmak için her zoraki kafe ziyaretinde sipariş ettiği 'latte’sinden kendini beğenmiş bir yudum aldı. Her daim titrek, fakat kendini korumaya meyilli dudaklarına vuran kendine-yalancı bir özbeğeni. Resmi tamamlamak için, artık eskimeye başlamış parmaklarının arasında bir sigara düşledim.
“Var ya, bu benim için bir hobi artık. Tahmin ediyorsundur ya geceleri dışarıya çıkmaktan da pek hoşlanmam. Sırf bu insanların gündüzleri göstermeye kıyamadıkları hakikatlerini görebileyim, onlara şefkatimi gösterebileyim diye nereye gidiyorlarsa onlara katılıyor ve pek bir şey içmeden etmeden, onların kafayı bulmalarını bekliyorum. Öyle hevesliler ki kendilerinden kaçmaya, hemencecik kendilerini buluveriyorlar –kaçtıkları gün ortası kuşağının esas kendileri olduğuna böylesine ikna edilmişler.”
Konuşmaya devam etmek istediği, sırıtışından anlaşılıyordu; ihtiyacı olmayan birkaç cümle sunayım ve sorumluluğumu yerine getirdiğiminden emin olayım diye bana tek yudumluk bir fırsat tanımıştı sadece.
“Bak ben de yapardım bunu, sonra onlardan oldum ama. Eninde sonunda onlardan oluyorsun.”
“Sen zaten onlardansın. Boşuna oturmuyorum burda.”
Latte hayli mağrurdu.
“Bırak sen beni. Artık takılacak insan bulamama dertleri yok yani? Anlatacak hiç derdin yok mu şimdi senin?”
“Olması mı gerekiyormuş?”
“Hadi açık söyleyeyim... Gerçi zekisin, anlamışsındır. Neden annen seninle görüşmem gerektiğini söylemek için arayıp duruyor beni?”
Sırıtarak pencereye döndü. Fincanını yine eline aldı, bu kez avucuyla kavradı. Parmaklarının arasında hâlâ sigara görüyordum.
“Bunu anama sorsana dayı bey. O hatunun kafasından neler geçtiğini öngörebilen kim var ki şu ailede? Bütün gün kurup kurup sonunda yardım için birilerini arayıveriyor işte.”
“İlgiye ihtiyacın olduğunu söyledi. Yine bütün gün yere koyduğun minderlere oturup kitap, defter, ne bileyim, dergi falan karıştırıyormuşsun.”
“Ben dergi okumam. Aylık yazmak zorunda kaldıkları zırvalar. Annem ne anlar? Daha dün akşam bana pırasa sevip sevmediğimi soruyordu, ne ilgi ama.”
“Kitap mitap okuman elbette çok güzel ama, dışarıya az çıkıyorsun diye endişe ediyor herhalde-
“Pırasaya bayılırım-“
“Sadece geceleri çıkıyormuşsun bu sıralar.”
Latte’ye mağrur bir temas. Uçak geçiyor ve duvara asılı televizyonda Göksel çalıyordu. Yeğenimin hangisini dinlemeyi tercih ettiğini anlamaya çalıştım. Uçak sesi uzaklaşınca, bana döndü.
“Geceleri çıkıyorum işte, çok sahici oluyorlar. Ya ağlamaya, ya dans etmeye başlıyorlar. Her gece, hayatlarındaki saçmalıkları ve sürekli nasıl da rol kestiklerini dinlediğim insanlardan çıkardığım notları görseydin altın madeni bulmuş gibi bakardın. Senin gibi kısır bir yazar kesinlikle bayılırdı aldığım notlara.”
“Ben yazar değilim. İyi ki kısacık bir şeyimi yayımladılar, tutturdun yazar da yazar.”
“E insan dönüp akrabalarına bakınca dişe dokunur bir şeyler görmek istiyor. Belki ailesinin gece hâlini biraz olsun yansıtmaya çalışan bir kırıntıyla karşılaşır diye. Ama sen de, bak şimdi--- kızmak yok. Bu herifler, ya da kızlar, her neyse- bazen tüm o sarhoşluk veya hüzünlülük hallerinden aniden sıyrılıp gecenin bir yarısında kendilerini fena şekilde pazarlamaya girişiveriyorlar. Sanki on saniyelik bir çene dinlenmesi gelip kafalarına bir şaplak atmış da onları var bildikleri kendilerine getirmiş gibi. Bir anda gömleklerini, bluzlarını filan düzeltip gündüz giriştikleri profesyonel tartışmalardan, ileride neler yapmayı plânladıklarından ve kendilerinden ne kadar emin olduklarından bahsedip duruyorlar. Görmen lazım, bir slayt eksik arkalarındaki kirli duvarın önünde. Doktoraya gideceğim. Danimarka’ya. Ya da İsveç’e. Buralara dönersem yüzüme bakmayın... İlla ki dönüyorlar ama, sen biliyorsundur zaten. Onlardansın ne de olsa- hah, işte, sen de onlar gibi, kendini bu tekyüzlü samimiyete kaptırmamak için her an uğraşıyor, hem bizden –benden, annemden filan- uzak durmak hem de kim bilir başka kimlere fazla bulaşmamak için kendi kendine sürekli bizim fenalığımızı telkin ediyorsun sanki. Eminim kendi kendine konuşurken beni de aşağılayıp duruyorsundur.”
“Bakınca birbirimize bir hayli benziyoruz o zaman.”
“Hayır, asla—söylediklerine dikkat et. Ben ne düşünüyorsam söylüyorum sana. Sen içinden söylenmekle kalıyor, bayram buluşmalarında her birimize elmacık kemiğine mandallanmış gülücükler verip kaçıyorsun.”
“İçinden geçenleri söylüyor olman, sırf kendini korumak için o mesafeli düşüncelere kapılıyor olduğun gerçeğini değiştirmiyor ama, değil mi güzelim?”
Fincanına sımsıkı sarıldı. Bu kez de ezan okunmaya başlamıştı.
“Bana güzelim demesen fena olmaz. Güzelliğim kendime ait.”
“Kendini tanıdığından emin olamıyorum, güzelim, nihayetinde her ne ukalalık yaparsan yap kendinden kaçmaya hayli meraklısın çünkü. Bu yüzden geceleri, tek başına kalmak veya ne bileyim başka insanlar gibi sarhoş olmaya çalışmak yerine ayık kalmaya dikkat ediyor ve bakışlarını kendin yerine onlara yönelterek dikkatini dağıtmaya çabalıyorsun... Ne oldu, biraz sinirlenmiş gibisin?”
“Bana kendimden kaçtığımı söyleyemezsin. Kaçıyorsam da, içindeki alaycılığı dışarıya gösteremeyen korkak ve uzlaşmacı bir yazar bozuntusu olmaktan iyidir.”
Hiç niyetim olmamasına rağmen yeğenimin damarını bulmuştum; o yapmacık cümleleri iyice kendini kaybetmeye başlamıştı. İtiraf etmeliyim ki bunu, onun benim damarımı bulmasına borçluydum.
“Kendini koruma mekanizmaların gevşiyor, kuzum, benden biraz ders almalısın belki de.”
“Çok komik!”

Latte’yi kafasına dikti, kazağının kollarını çekiştirerek parmaklarını örttü ve öfkeli bakışlarla dışarıyı süzerek ayaklandı.
“Sen ödeyeceksin herhalde, di mi? Kendini böyle zavallı bir araçla doyurmadan rahat edemezsin, evine giderken alaycı düşüncelere kendini bırakamazsın, için içini yer...”
Bu kez, bana ihtiyacı olmayan bir ifade fırsatı tanımadan çantasını sırtına geçirdi ve uçtu gitti. Kalbi kırılmış, parası da bitmişti. Onun üstüne varmamalı, veya ısrarla bir romantik komedi filmine gitmeyi teklif etmeliydim. Kız kardeşime not: Kendimden emin olamadığım zamanlarda, beni yeğenimle görüşmeye zorlama.

Hiç yorum yok: