9 Haziran 2015 Salı

Ketçap

     Umutsuzluğun musallat olduğu günler başa çıkılamaz bulutlarla kaplandığında, fırtınanın ardına gizli bilinmezlikler gerçekdışı bir anlam zenginliğine boğulurlar. Tenha bulvardan ve kudurmak üzere olduğu sakinliğinden belli denizden bugün gözlerini bir türlü alamayan Deniz, yağmur gelip okyanus gözlerini doldurana kadar, kıvrıldığı pencere kenarından bir milim dahi kıpırdamamaya yeminler etmişti. Biricik oğlu üzerine, annesi üzerine, kendine dair tüm inkârsevmez duygular üzerine. Şimşeklere yakalanmamaya çalışır gibi, ufacık bir bilek hareketiyle, o elinde duruşlarını her seferinde çok beğendiği ince sigaralarından birini pakedinden çıkarıverdi ve bakışlarını bulvarda yürüyen genç adamdan ayırmaksızın ağzına koydu. Sabahtan beri defalarca antika sehpasından emanet alıp durduğu çakmağa sakince uzandı, yüzündeki esmer beneklere karşı koyan fazlasıyla beyaz ayaklarındaki siyah ojenin ilgiye muhtaç olup olmadığına kısa bir an ayırdı ve sigarasını yakmasıyla bulutların dertlerini dökmesine izin verdi. Sağanak, Deniz’in neredeyse-tırnaksız serçe parmağını ürperme dolu bir hazla kıpırdatıverdi. Elmacık kemikleri, nihayet bekledikleri gülümsemeye kavuştu.

     Beni öldürme planlarını anlattığı ilk gecemizin ardından ona bir kahvaltı sunmaya hazırdım. Sevecenlikten bahsediyor, duvarlarındaki resimlerin ona hissettirdikleriyle sigarasına dalıyor ve beni nasıl öldüreceğini, iç organlarımı evinin özenli ancak vurdumduymaz dekorasyonuna nasıl dahil edeceğini anlatıyor, gözlerindeki ulaşılmaz perdenin beni korkutabileceğini hiç düşünmüyordu. İçinde gizlediği taşkın sevginin durgun tavırlarına yansıdığını, böylece söylediklerinin ve sınırtanımazlığının kimseyi yamacından itemeyeceğini düşünüyordu; çünkü her sıradan Anadolu katilinin aksine, kahvaltı etmiyor ve koyu kahveyle yetiniyordu.

     Oturduğu yerde alışılmadık bir yaşam belirtisi göstermesiyle, ben de elime yapışmış telefonu, sanki başından beri dikkatim Deniz’de değilmiş de kendime olmaz olası bir meşguliyet bulmuşum gibi üfleyerek kanepeye fırlattım. “Kaynamış bir haziranı yaran yaz yağmurunun yol açabileceklerini asla küçümseme,” dedim. Hayran olduğu beceriksiz yazarlığımı, serseri laflarımla kırmaya kararlıydım.
“Küçümsemiyorum. Oğuz’un yağmuru bu. İzmir’deki günlerimizde, yağmurlu her allahın yaz gününde beni tutup Kordon’a mordona çıkarırdı.”

     Bana Oğuz’u anlatmaktan vazgeçemezdi. Bir onun için bozardı sessizliğini, elinde alay edecek gelişigüzel bir şeyler yoksa. Karısı öldüğünden beri küçük kızıyla kalan, birçok kez aldattığı kadının gözünün önünden göçüp gitmesinin ardından kimseyle sevişememeye başlayan hüzünlü adam. Kızıyla evli, onun okulda olduğu ve kendisi ipe sapa gelmez inşaat şirketinden sıyrılabildiği zamanlarda zihniyle hatıra kavgalarına girerek pişmanlık dolu otuz birlerle idare eden bir yaşam yalnızı. Boşluğa haykırmadığı zamanlarda, Deniz’e, çok da sevmediği karısını ne kadar özlediğini yazardı. Ben ne halttan bahsediyor olursam olayım, onun yazmasıyla iyice suskunlaşırdı Deniz. Bedenine kapanır, bakışlarımı iterdi. Ekrana yavaş yavaş akan cümlelerinin ardındaki dinleyicisine acımaz müzik, pahalı alkol, sessiz hareketler. “Onu özlüyorum. Gözlerini, saçlarını ve dudaklarını. Hiçbir şüpheye yer bırakmayan kararlı kalçasını. Bana hayır deyişini. Yüzüme bakmayışını. Evimizi özlüyorum… Artık, güneş doğmuyor.”

     Üzerine gelen düşüncelerin boğazını sarmaladığını hissetmeye başladığında diğerleri gibi kaçmaz, çenesinin şefkatli ancak samimiyetsiz üretim girişimlerine teslim olmaz, kapılacağı üzüntüleri layıkıyla karşılamaya çalışırdı; kanepesinde ve insan manzaralı penceresinde ve rüzgarlı yatağında geçirdiği günlerin kültürden arınmış anlarında kendini yükseklerden bırakır ve anılarına, karamsarlığına, titrek dudaklarını kavuşturmayacak endişelerine kucak açardı. Bunu fark ettiğimden beri, haddini bilmez sıradan bir ahmak sevgili gibi, komik olmaya yaklaşamayan şakalarımdan basit bir tanesiyle onu çekip yanıma çıkarmaya çalışırdım. Gelirdi de; kızmazdı bu akılsız yaşamseverliğe, ve sürüklerdi beni geceleri gibi buruşuk çarşafına.

“Senin şeyin biraz eğri mi yoksa bana mı öyle geliyor?”
“Eğri mi? Eğri?”
Uzandığımız yerde beceriksiz bir doğrulmayla kendime bakıp durdum. Çükümün eğriliğiyle en son ne zaman yüzleştiğimi hatırlamaya çalıştım. Ortaokulda, elime geçen dergilerdeki güzel kadınlardan gözümü alabildiğimde bunu fark etmiştim, sonra bakış açımın da zarafetiyle unutuvermiştim herhalde. “Bunu ilk defa senden duyuyorum.”
“Gerçekten mi?” Gülüşü, bu ilk oluştan memnun olduğunu gösteriyordu. Farklı olmayı herkesten daha çok severdi, bundan deliler gibi korksa da. “Bence zevki arttırıyor. O noktaya ulaşma şansını yükseltiyor.”
“Bunun için önce eğriliği fark etmek gerekiyor belki. Yalnızca sevişerek orgazmını izleyebildiğim ilk güzellik sensin.” Gülüşü, bu ilk oluştan memnun olduğunu gösteriyordu. Farklı olmayı herkesten daha çok severdi, bundan deliler gibi korksa da. Gülümsemesini yavaşça kaybederken yorganla birlikte döndü ve kayboldu. Her zamanki gibi, beyaz bir odada, rüzgarla, yanımda arkası dönük bir Deniz’le kalmıştım: Birazdan yeniden bana dönecek ve kalkıp bir şeyler yememiz gerektiğini ima edecekti. “Pek acıkmıyorum ama oğluşum varken ölüp gidecek de değilim.”

     Yemek yerken bacaklarımı sallayışımı sevdiğini söylerdi. Azıcık yer, ben geri kalan her şeyi silip süpürürken sigara içerek beni izlerdi. İzlemeyi severdi, hatun. Her şeyin üzerine bolca ketçap sıkmama takmıştı; ona içekapanık ve samimi bir öykü karakterini hatırlatıyordum belki de. “Ketçapta bir şeyler var. Her yemeğe gidiyor, hem de tatlı bir tadı var. Bütün gün, ne yapıyor olursan ol yanında tutmak isteyeceğin bir kız gibi.”

     Bir anda kalktı ve ağzındaki dumanı üfleyerek mutfaktan çıktı. Yapmazdı; bozulmuştu. Kendini ağırbaşlı görmeyi seven sahtekar tavırlarımla, yavaş yavaş pizza dilimimi bitirdim ve onu kafasını doksan derece dışarıya çevirmişken bulacağımı çok iyi bildiğim salona yöneldim. Adımlarımın halıdaki hışırtısı Deniz’in yeni dalına uzanmış çakmakla ahengini kaybetti. Karşısına oturdum. Geniş salonun pencere önünde, ne olduğunu bilmeyen bir terapi sahnesindeydik yeniden.

“Bir şeye kızdığında bana söylemelisin. Pasif agresif bir bakışın altında kalmakla baş edemeyeceğimiz için sevgili değiliz.” Ukala bir şeyler söylediğimde takındığı o durgun sırıtışı yakaladı yine.
“Bütün bakışlar pasif agresiftir.”
Neden üzüldüğünü biliyordum. Farklı olmayı herkesten çok severdi, bundan deliler gibi korksa da: Korkardı, biri gerekirdi ona; yanında olacak, bakamayışlarını umursamayacak, umursamayışını belli etmeyecek, her ihtiyaç duyduğunda Deniz’in ona koşup sarılmasını, her yazılandan ince anlamlar çıkarılmasını koşulsuzca kabullenecek, sevgisini tahammüllerin ötesinde gösterecek ve durması gereken günleri bilerek zamanla uzaklaşıp gidecek, Deniz’in nesnesine yeniden kavrulmuş bir özlem duymasıyla gülümseyerek çıkıp geliverecek biri.
“Bu yaştan sonra öyle birini bulmam imkansız. Hepsi hesaplarına gömülmüş artık. Göbeğini kemeriyle sıkmış, top sakalına kompleks bulaştırmış o dilbilimciyle, yanlış şarap öğretileri üzerine sahtelikten uzaklaşamayan onaylamalar mı kondurmalıyım; çıkamadığım sokaklarda beni gözleriyle sikecek adamların içlerindeki şefkatin peşinde koşarken kendimi bir ayna karşısında sevişmekten uzak tepinmelerin pençesinde mi bulayım; hep dediğin gibi, bana lazım olan iyi yazarlardan biriyle buluşup, bu uzun saçlı tırnaksız adamın nasıl da çekingenliğiyle kendini kandırmış bir sahtekar olduğuyla mı yüzleşeyim? Çocukların çok masum olduğunu söylemiyorum; bu civarlarda dolaşan herkesin biraz dudak kemirmeye ihtiyacı vardır. Fakat böylesine kendinden uzaklaşmış, az insanlı bir yörenin treninde karşılaşacak yalnız zavallıların Hawai hayallerinde buluşacağı sessiz birliktelikleri hayatında aklının ucundan geçirmemiş kısır koşu meraklılarının arasında benim aradığım güveni bulabilmeme imkân var mı? Sen bile, nasıl da seviyormuş gibi bakıyor ve tutkulu gözlerini benden ayırmaksızın gelişimi izliyor, sevişmen kadar güzel sohbet ediyor ve sustuğun zamanlarda duyarlı olmayı sürdürebiliyorsun, ve yine de kendi samimiyetinden dahi emin olamamış bir şekilde sabahları sakin sakin uzaklaşıyorsun. Ardında bulutların ardındaki gizemden medet uman başıboş bir inanç düşkünlüğü. Burada kalırken ben, kendimle, bazen oğlum ve bazen annemle, hissederken her an onlarla yeniden birleşmemin artık mümkün olmadığını ve sadece birleşmenin hiçbir zaman yeterli olmayacağını; nasıl beklersin kaldırabilmemi bana hatırlatışını, gençliğinin bir gün o nihai aşkı keşfedip buralardan gideceğini?”

     Bunları söylememişti. Gözleriyle ifade etmişti. Bense ona eski sevgililerimden, onları kendimden uzaklaştırma takıntımın dönüp anılarımı nasıl yaraladığından, ailemdeki tuhaf ilişki yumaklarının dostluk dolu olmakta inatçı kırık ilişkilerimle el ele vererek içinde olduğum zeminsiz dünyayı iyice güvensizleştirmekte ne kadar başarılı olduğundan bahsedip duruyordum.

     Benim zırvalarıma karşı koyan okyanus dolusu gözleri, ikimizi de kendi çaresizliğimizde yalnız bırakıyor ve yorgun diline, bizi fırtınanın ardına fırlatacak tek bir itekleme kalıyordu. “Oğuz’u aramam lazım.”


Hiç yorum yok: